Bazen hayat, kapkaranlık bir gökyüzü gibi hissettirir insana. Ne yöne baksan karanlık, ne yapsan belirsizlik… Ne yapsan, ne kadar uğraşsan da hiçbir şey yolunda gitmiyor gibi hissettirir. Zaman ağır akar, umut susar, içindeki ışık bile sönmeye yüz tutar. Her şey durur. Sen, sessiz bir bataklığa saplanmış gibi kalırsın derin… hareketsiz…

Sen o karanlığa alışmış, bataklıkta kalmayı kabullenmişken sonra biri gelir, bir şeyler değişmeye başlar hayatında… Başını yavaş yavaş bataklıktan çıkarmaya başlarsın, bataklığın üstündeki lotus çiçeğinin farkına varırsın, gökyüzüne yaydığı ışığa bakarsın. Senin kapkaranlık gökyüzünden, pembe beyaz karışımlı bir gökyüzüne pencere açılır adeta. Gittikçe sessizce, yumuşak dokunuşlarla, gökyüzünü pembeye boyamaya başlar. Hiç bilmediğin ya da unuttuğun bir renk yeniden gözlerinin önünde canlanır. Belki bir sözle, belki bir tebessümle… Ve farkında olmadan artık bir şeyler içinde filizlenmeye başlar; bir kıpırtı, bir umut, bir yeniden doğuş… İşte o an anlarsın hiçbir karanlık sonsuza dek sürmez, yeter ki başını bataklıktan çıkar ve hayatında olan lotus çiçeğine bak.
İşte lotus böyledir. Bir çiçekten çok daha fazlasıdır o. Kirli suların içinde büyür ama üzerine bir damla bile çamur bulaştırmaz. Güneşin doğuşuyla birlikte zarafetle açar yapraklarını; gece olduğunda ise kendini sessizce kapatır, yeniden doğacağı sabahı bekler. Hayatın tüm döngüsünü içinde taşır aslında: kirlenmeden var olmayı, her gün yeniden başlamayı, sabırla beklemeyi… Ve sen farkına varmadan yeniden doğarsın.